Archive for category Cerrahi Hastalıklar

Safra Kesesi Taşı

SAFRA KESESİ

Safra kesesi, karacigerin alt yüzünde sağ ve sol lobları ayıran olukta yerleşiktir. Fundus denilen kısım karaciger kenarını 1-2 cm geçse de, ancak kese boşalımı aksadığı durumlarda muayenede ele gelir. Safra kesesinin içinde normalde yaklaşık 50 ml – 60 ml safra vardır.

İnsan vücüdunda günde ortalama 500-1500 ml kadar safra yapılır. Safra karaciger hücreleri ve safra yollarındaki hücrelerden salgılanır. Yemekler arasındaki dönemde safra, safra kesesinde toplanır ve burada %20 oranında yoğunlaştırılır. Gıda alındığında (özellikle yağlı ve kolsterolden zengin gıdalar)  safra kesesi kasılır ve sara yolunun son kısımındaki sfinkter gevşer; safra oniki parmak bağırsağına fışkırır tarzda akar. Safranın işlevi  yağlı yiyecekleri çözünür hale getirmek ve emilimini kolaylaştırmaktır.

SAFRA KESESİ TAŞI

Tanıya yardımcı yöntemler:

Direkt Karın Grafisi: Bu yöntemle, safra taşı olan hastaların %10-15 inde sadece ışın geçirmez taşların varlığı saptanabilir.

Ultrasonografi: Safra yolları hastalıklarının tanısında ilk başvurulacak yöntemdir. Ultrasonografi kese içeriğini gösterdiği gibi, kese duvarının özelliklerini ve kese çevresindeki patolojileride ortaya koyar.

Bilgisayarlı Tomografi: Safra yolları hastalıklarının değerlendirilmesinde ilk tercih edilen inceleme yöntemi değildir. Ancak diğer yöntemlere rağmen tanı güçlüğü devem ediyorsa ve özellikle çevre dokular (örneğin karaciğer) için ek bilgiler elde edilmek isteniyorsa başvurulacak tetkiklerdendir.
Manyetik Rezorans (MRI): Safra yoları hakkında veya çevre organlar hakkında daha detaylı bilgi edinmek için kullanılır.

Mide ve oniki parmak barsağına ait hastalıkların yarattığı ağrılar safra kesesi ağrıları ile sıklıkla karışabildiği için, şüphe edilen hastalarda gastroskopi de yaptırılması uygun olacaktır.

Safra kesesi taşı erişkinlerin  % 10 nunda görülür. Taşların %85 ‘i kolesterol taşı olup geri kalanı pigment taşlarıdır.

Safra Kesesi Taşı İçin Risk Faktörleri:

1. Kolesterol taşları: Yaş, cinsiyet (kadınlarda daha sık), şişmanlık, batı tipi  diyet, hızlı kilo verme

2. Pigment taşları:Kan hücrelerinin yıkımına bağlı gelişen kansızlık, karaciğer yetersizliği veya ince bağırsakların büyük bölümünün ameliyatla çıkartılması.

Safra kesesinde taş olan hastayı üç grupta incelemekte fayda vardır.

Bu üç grupta asemptomatik (belirti vermeyen) olgulardan komplike olgulara doğru bir geçiş olabilir. Ancak çoğu zaman asemtomatik olgu bu şekilde kalabilir. Asemptomatik olguların %1-2 si her yıl semptomatik hale geldiği bildirilmektedir.

1.Asemptomatik (Belirti Vermeyen) Safra Taşları:

Bu taşlar herhangi bir şikayete sebep olmazlar, safra kesendeki taş genelde başka rahatsızlıklar sırasında yapılan tetkikler sonucunda tesadüfen tespit edilirler. Bu gruptan olanların az da olsa bir kısmında tehlikeli komplikasyonlar ortaya çıkabilmektedir. Bu komplikasyonlar genelde safra kesesi iltihabı ve safra yollarına taş kaçması sonucu oluşan tıkayıcı tipte sarılıktır. Özellikle şeker hastalığı, dolmayan safra kesesi, büyük taşların varlığı ve kireçlenmiş safra kesesi gibi durumlarda safra kesesi ameliyatı önerilebilir.

2.Semptomatik Safra Taşları:

Esas semptom biliyer kolik dediğimiz safra kesesinin boşalması için kasılmasına bağlı gelişen ağrılardır. Bu ağrılar genellikle mide üzerinde ve karnın sağ üst kadranındadır. Ağrılar genellikle ciddidir ve çoğunlukla yemeklerden birkaç saat sonra başlar.

Semptomatik safra taşları; akut safra kesesi iltihabı, mide ülseri, reflü hastalığı, spastik kolon hastalığı, kalp krizi ve  zatüre ile karışabilir. Semptomların benzerliği nedeni ile karın üst kadran ağrılarında hastaya ultrasonografi ile birlikte gastroskopi, akciğer grafisi ve şüphe halinde EKG tetkikleri de yaptırılması gerekebilir.

Safra Kesesi Taşının Komplikasyonları

a) Akut Kolesistit:

Safra kesesi taşlarının iltihabi bir komplikasyonu olup safra kesesinde iltihabi değişikliklere yol açmaktadır. Akut kolesisititde sistik kanalın bir taş tarafından tıkanması ile başlayan biliyer kolik benzeri bir ağrı vardır. Ancak biliyer kolikken farklı olarak direçli ve süreklidir. Bazı vakalarda ise taşın sistik kanaldan düşmemesi  sonucu akut kolesistit komplikasyonları gelişir.

Labaratuar değişiliği olarak hemogramda lökosit dediğimiz vücütta iltihabın bulunduğunu gösteren hücrelerde hafif artış söz konusu olabilir. Bazı hastalarda karaciğer fonksiyon testleri yükselebilir.

b)Koledok (Ana Safra Kanalı) Taşları:

Genellikle safra kesesinden sistik kanal yolu ile safra yollarına düşen taşlar sonucu oluşur.

Koledok taşı olan hastalar genellikle sarılık ile başvurur. Olgular ağrılı olabilir veya olmayabilir. Fizik muayenede akut kolesistit ile birlikte olmadıkça bulgular sarılık ile sınırlıdır. Tanıda ultrasonografi, Safra yolları MR’ı (MRCP), Bilgisayarlı tomografi ve kan testleri yardımcıdır.

Sarılığı olan ve safra yollarında taşı olan hastalara malignitenin (kanserin) ekarte edilmesi ve taşın çıkarılması için ERCP dediğimiz işlem yapılmalıdır. ERCP’de endoskopik olarak oniki parmak barsağına girilerek buradan ana safra kanalının içine özel aletler ile ulaşılır. Skopi ile bu bölge görüntülenir ve gerekiyorsa ana safra kanalının son kısımındaki kas gevşetilir. Özel aletler vasıtası ile kanal içindeki taş veya safra çamuru temizlenmeye çalışılır. ERCP işlemi ile taş safra yollarından alındıktan 48-72 saat sonra hastaya safra kesesi ameliyatı (kolesistektomi operasyonu) yapılması uygun olabilir. ERCP’nin başarısız olduğu olgularda safra yolları ameliyatı uygulanır.

Yaşlı ve genel durumu bozuk olan hastalar dışında mutlaka safra kesesi ameliyatı uygulanmalıdır.

c)Akut Kolanjit:

Safra yollarının hayatı tehdit eden bir enfeksiyonudur. Kolanjit subklinik hafif bir tablodan  toksik dediğimiz ciddi tabloya kadar karşımıza değişik formlarda çıkabilir. Ultrasonografi veya MRCP ile genişlemiş safra yolu görüntülenebilmekte ancak kesin tanı ERCP yada PTK (karaciğerden safra yollarının dışa drenajı) ile konulmaktadır.

Akut kolanjitin başlangıç tedavisinde geniş spektrumlu antibiyotikler kullanılır. Toksik kolanjit olgularında veya antibiyotik tedavisine dirençli olgularda acil safra yolu drenajı yapılmalıdır. ERCP + nasobiliyer drenaj yada PTK ile drenaj yapılmalıdır. Eğer bu yöntemler ile drenaj yapılamıyorsa cerrahi drenaj yapılmalıdır.

d)Safra Taşı İleusu:

Nadir bir safra taşı kompikasyonudur.   Genellikle barsağın en dar olan terminal ileumun taş ile tıkanması sonucu oluşur. Tedavisi ameliyat  ile taşın barsak içinden alınmasıdır.

e)Biliyer Pankreatit:

Safra taşlarının veya çamurunun safra kesesinden safra yollarına geçişi sırasında oluşabilen, pankreas dediğimiz organın iltihaplamasıdır. Hastanın genel durumu hafif formdan ciddi durumlara varan değişik bir aralıkta seyredebilir. Erken dönemde ERCP ile sfinkterotomi yapılması yararlı olabilir. Akut pankreatit  atağı hafifledikten sonra tekrarlayan pankteatit ataklarının önlenmesi için  hastaya kolesistektomi operasyonu yapılmalıdır.

Tedavi

Semtomatik safra taşlarının tedavisi cerrahidir. Asemptomatik safra taşlarında ise tedavi şeker hastalığı, dolmayan safra kesesi, büyük taşların varlığı ve kireçlenmiş safra kesesi (porselen safra kesesi),  gibi durumlarda safra kesesi ameliyatı yapılmalıdır.

İki tür ameliyat tekniği vardır:

Açık Kolesistektomi:

Laparoskopik ameliyata uygun olmayan hastalarda tercih edilir. Genelde sağ alt kaburga kemiği altından veya göbek üstü hizasından yapılan kesi ile ameliyata başlanır.

Laparoskopik (Videoskopik) Kolesistektomi:

Hastanın kapalı ameliyat olmasına engel yoksa laparoskopik ameliyat safra kesesinde tercih edilen yöntemdir. Operasyon sonrası komplikasyonlar ve şikayetler açısından daha iyi bir ameliyat tekniğidir. Günlük aktivitelere erken dönebilme, ameliyat sonrası ağrının ve yara yeri enfeksiyonunun daha az olması ve kozmetik açıdan daha iyi sonuçların bildirilmesi  bu ameliyat tekniğinin avantajlarıdır. Ancak bazen kapalı başlanan ameliyatlarda açık tekniğe dönülmesi gerekebilir. Hastalar bu konuda bilgilendirilmelidir.

Ameliyat Sonrası Dönem:

Post-operatif erken dönemde kanama, yara yeri enfeksiyonu gibi genel komplikasyonlar görülebilirse de oranı oldukça düşüktür. Safra kaçağı veya safra yolu tam tıkanıklığı çok nadir görülse de ciddi komplikasyonlardır.

Kapalı ameliyat sonrasında ağrı şikayetleri açık operasyona göre derece ve süre olarak daha azdır.

Ameliyat sonrası geç dönemde safra reflüsüne bağlı gastrit görülebilir.

Hastaların çok yağlı ve çok kolestrol içeren yemeklerden uzak kalması uygun olacaktır. Bu durumlarda karın ağrısı ve yağlı ishal oluşabilir.

Op. Dr. Türker ERTÜRK

Genel Cerrahi Uzmanı

No Comments

Tiroid Bezi Hastalıkları (Guatr-Tiroidit-Tiroid Kanseri)

TİROİD BEZİ HASTALIKLARI

GUATR

Boyunun ön tarafında oluşan şişlik şeklinde bilinen guatr; birçok vücut fonksiyonunda görev yapan tiroid hormonlarını salgılayan tiroid bezinin büyümesine denilir. Bu büyüme genellikle tiroid bezinin işlevini olumsuz etkiler. Yetişkin kadın popülasyonunun %7’sinde, erkeklerinse %1’inde guatr vardır (ortalama %5). Bu sıklık, iyot yetersizliği olan bölgelerde (%10) ve yaş ilerledikçe (65 yaşından büyüklerde %20) artar. Sık rastlanan bir sağlık sorunu olan guatr’a neden olan tiroid beziyle ilgili olarak şu bilgileri verebiliriz:

“Tiroid bezi bir iç salgı bezidir. Boyunda nefes borusunun iki tarafında yer almaktadır. Tiroid bezi tiroid hormonlarını salgılar. Tiroid bezinde hormon sentezi için iyod mutlaka gereklidir. Bu hormonun azalması veya çoğalması vücutta olumsuz etkiler yapar. Kanda T3, T4 ve TSH denilen hormonların seviyelerine bakarak tanı konulur..”

Hipertiroidi (Fazla Tiroid Hormonu Salgılamak):

Tiroid bezinin fazla hormon salgılamasına hipertiroidi denir.

Hipertiroidi belirtileri şunlardır; sinirlilik, uykusuzluk, yorgunluk, sıcağa tahammülsüzlük, fazla iştaha rağmen kilo kaybı, aşırı terleme, ellerde titreme, kaslarda güçsüzlük. ishal, adet düzensizliği, fertilite azalması, çarpıntı, nabız sayısının artması ve uzun süre devam ederse gözlerde eksoftalmi (gözlerin dışa fırlaması).

Hipertiroidi nedenleri; Bezin çok büyümesi (Diffüz Toksik Guatr veya Basedow-Graves Hastalığı), hormon salgılayan nodüllü guatr (Toksik Nodüler Guatr), bazı Tiroiditler (Tiroid bezinin enflamasyonu), bazı tiroid kanserleri, hipofiz adenomu, nedeni bilinmeyenler.

Tedavisinde tiroid hormonunu düşüren ilaçlar kullanılır. Hormonlar normale düştükten sonra hastalığın türüne göre tedaviye yön verilir (ameliyat, radyoaktif iyot v.b.).

Hipotiroidi (Az Tiroid Hormonu Salgılamak):

Tiroid bezi normalden daha az hormon salgıIanması durumuna hipotiroidi denir.

Halsizlik. çabuk yorulma, hareketlerde ve kalp atımında yavaşlama, uyuklama hali, soğuğa tahammülsüzlük, ses kalınlaşması, saç dökülmesi, kabızlık, kilo alma, kadınlarda adet düzensizlikleri gibi belirtiler verir.

Hipotiroidi nedenlerinin başında iyot eksikliği, tiroiditler (en sık Hashimato Tiroiditi)gelir.

Tedavisinde tiroid hormonu (tiroksin) takviyesi yapılır.

Guatr’ın çeşitleri

Tiroid bezi büyümesinin birkaç değişik çeşidi vardır:

1- Diffüz hiperplazi; bu durumda tirod bezinde sadece büyüme vardır ve tiroid bezi içinde başka oluşum ve patoloji yoktur. Genellikle iyot eksikIiğine bağlı ve bölgesel olarak görülür. Bu formuna “endemik guatr” denir.
2- Nodüler guatr; bu durumda ise tiroid bezinin içinde nodül denilen kitle yada kitleler mevcuttur.”

Guatr’ın Belirtileri

Tiroid bezindeki büyüme tiroid hormonu salgısının azalmasına veya çoğalmasına neden olmuyorsa ne gibi belirtileri olabileceği ile ilgili olarak şunları söyleyebiliriz: ”Boyun ön bölümünde şişkinlik fark edilir. Bu şişkinlik yutkunmakla hareket eder .Büyük guatrlarda baskıya bağlı nefes almakta zorluk ve ses kısıklığı olabilir. Bazen tiroid dokusu fazla büyür ve göğüs kafesinin içine girebilir. Ayrıca tiroid hormonu fazlalığı (Hipertiroidizm) veya eksikliğine (Hipotiroidizm) bağlı belirti ve bulgular olabilir. Nodüler guatr’da çoğunlukla hormon düzeyleri normaldir.

Guatr’da Teşhis ve Tedavi

Guatrın teşhisi konusunda da şunları belirtebiliriz:
“Doktor, elle muayenede tiroid bezinde büyüme olup olmadığını ve hatta bazen nodülleri fark edebilir.Bu durumda hastadan tiroid ultrasonografisi, tiroid hormonları (kan tetkiki) ve gerekirse tiroid sintigrafisi istenir. Bazen iğne biyopsisi  gerekebilir.”

Bu muayene ve tetkikler sonucu guatrın tedavisi için nasıl bir yöntem izleneceği belirlenir. İlaç tedavisinin yanında hekimin uygun gördüğü durumlarda ameliyat gerekebilir.

Hangi durumlarda ameliyatın tercih edileceğine dair vurgulayabileceğimiz noktalar şunlardır:

“Diffüz hiperplazide (basit guatrda) eğer tiroid bezi çok büyümüş ve nefes almayı zorlaştırıyorsa veya estetik olarak hastayı rahatsız ediyorsa ameliyat önerilebilir.
Nodüler guatrda ise
1- Kanser şüphesi,
2- Bası belirtileri,
3- Hipertiroidi,
4- Göğüs kafesinin içine büyüme,
5- Kozmetik sorun varsa ameliyat önerilir.

Ultrasonografi ve tiroid sintigrafisi teşhiste çok önemli rol oynar. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki; eğer tiroidde tek nodül buIunduğu saptanırsa ve/veya bu nodüller sintigrafik olarak soğuk nodül ise kanser olma riski nispeten daha yüksektir.

Erkeklerde kadınIara göre ve gençlerde yaşlılara göre tek olan nodüllerin kanser olma riski daha yüksektir.

Çocukluk çağında boyunlarında radyoterapi yapılmış kişilerde tiroid kanseri riskinin çok yüksek olduğu saptanmıştır.

Guatr’da Ameliyat

Tiroid ameliyatının özellikleriyle ilgili şu bilgileri verebiliriz:

“Ameliyattan önce mutlaka tiroid hormon düzeyine bakılması gerekir. Eğer hipertiroidi (yani tiroid hormon fazlalığı) varsa, hasta hemen ameliyat edilemez. Herhangi bir komplikasyonla karşılaşılmaması için önce ilaç yardımı ile hormonlar normal seviyeye getirilmelidir. Hormonların normal seviyeye indirilmesi işlemi bazen aylar sürebilir.

Ameliyat genel anestezi altında yapılmaktadır.

Total tiroidektomi olarak adlandırılan tiroid ameliyatında gözle görülebilen tüm tiroid dokusu alınır.

Totale yakın tiroidektomide (nearly total tiroidektomi) ise yaklaşık 1gr kadar sağlam tiroid dokusu bırakılır.

Bilateral subtotal tiroidektomi dediğimiz teknikle tiroid dokusunun çoğu alınır. Bir miktar sağlam doku (yaklaşık 2-3gr kadar) bırakılır.

Ameliyat sonrası vücudun ihtiyacı olan tiroid hormonunu hap şeklinde alarak normal hormon seviyesi sağlanır ve rutin takiplerle tedavi düzeyi ayarlanır.

TİROİDİT

Tiroidit hastalığının çeşitlerini kısaca şöyle özetleyebiliriz:

Akut Tiroiditler

Tiroidin bakterilerle (bazen de virüsler) enfeksiyon kapması sonucu ortaya çıkar. Abse yapabilir. Bu durumda cerrahi tedavi yapılmalı ve abse drene edilmelidir. Enfeksiyon nedeni eğer intrauterin (ana rahminde) dönemden kalan artık kanallar olan ve sinüs piriformis veya tiroglossal kanal denilen yollar ise ameliyatla bu yolların da çıkarılması gerekir.

Subakut Tiroidit (De Quervain Hastalığı)

Süpüratif (iltahaplı) olmayan tiroid bezi enflamasyonudur. Genelde üst solunum yolu enfeksiyonuyla beraber görülür. Tedavisi ilaçlarla medikal olarak yapılır.

Kronik Tiroiditler

Akut tirdiditte olduğu gibi tiroid lojunda inflamasyon, kızarıklık, hassasiyet yoktur. Görünüm guatra benzer ancak farklı olarak bir miktar ağrı olabilir.

Kronik tiroiditlerin iki önemli formu vardır:

1- Hashimato Tiroiditi

En sık görülen tiroidittir. Bu hastalıkta, tiroidle ilgili olarak bilinen otoantikorların hemen tümü (tiroglobülin, antimikrozomal antikor, antinükleer antikor, antiperoksidaz antikor, vs) yükselmiştir. Hashimato tiroiditi hastalarının sadece %20’sinde hipotiroidi olmasına rağmen insanlarda hipotiroidinin en sık nedeni Hashimato tiroiditi’dir. Hashimato tiroiditi kesin tanısı (kan yada radyolojik tetkiklerle değil) sadece iğne biyopsisi ile konulabilir. Hashimato’lu olguların ortalama %10’unda habis tümör olabildiğine dair araştırmalar vardır.

2- Riedel Tiroiditi

Tiroid dokusunda nedeni bilinmeyen fibrozis vardır. Bu nedenle oldukça sert ve fiksedir. En ciddi komplikasyonu; trakeayı sıkarak solunumu engellemesidir. Tiroid öylesine serttir ki iğne ile biyopsi neredeyse imkansızdır. Kesin tanı için açık biopsi gerekebilir.

TİROİD KANSERİ

“Tiroid kanseri son yıllarda sıklığı artan kanserler içinde yer alır. Türkiye’de de son yıllarda tiroid kanseri sıklığı artmaktadır. Bunun etiyolojisini 90’lı yılların başında gerçekleşen Çernobil kazası olarak gösteren uzmanlar bulunmaktadır. Nitekim bu tür nükleer kazalardan sonra oluşan radyasyon sızıntısının etkileri yaklaşık 10 yıl sonra ortaya çıkmaktadır.”

Tiroid Kanser Tipleri

  • Papiller Tiroid Kanseri à En sık görülen tipdir.
  • Folliküler Tiroid Kanseri
  • Hürthle Hücreli Tümörler
  • Medüller Tiroid Kanseri
  • Anaplastik Kanser

Tiroid Kanseri Risk Faktörleri

. Baş-boyun bölgesine radyasyon almak,

. Nodüllü guatr (özellikle soliter yani tek nodül),

. Tiroidit,

. 20 yaşından küçük yada 60 yaşından büyük olmak,

. Erkek cinsiyet,

. Aile anamnezi (özelikle medüller tiroid kanserinde),

. Hızlı büyüyen nodül,

. Ses Kısıklığı,

. Boyunda patolojik lenf  bezesi varlığı,

tiroid kanseri için bazı önemli risk faktörleridir.

Riskler hakkında bazı özel verilere dikkat çekmeliyiz: “Yapılan bilimsel araştırmalarda;

* Sintigrafik görünüme göre hipoaktif (soğuk) nodüllerdeki kanser riski, hiperaktif (sıcak) nodüllerden 4 kat daha yüksektir.

* Soliter (tek) nodüllü olgularda kanser riski, multinodüler guatrdan 2 kat daha yüksektir.

* Diffüz toksik guatr (Basedow-Graves) risk: yaklaşık %5’tir  ve nodüler guatra eşittir.

* Hashimato tiroidit’inde risk: yaklaşık % 5-10’dur.

* Büyük (>4cm) kistlerde risk: yaklaşık %1-4 civarıdır.

* Multinodüler guatrlı erkek hastalarda kanser riski, kadınlardan yaklaşık 2 kat fazladır.

* Yaş ilerledikçe veya küçük yaşlarda (çocukluk, ergenlik) nodüler guatrda kanser riski artar.

* Soliter nodüller için nodül çapı ile kanser riski arasında ilişki yoktur. Ancak multinodüler guatrlarda kanser riski, çapı en büyük olan nodülde en fazladır.

* Multinodüler guatrlı olgularda nodül sayısının artışı ile kanser riski arasında ilişki yoktur.

* Nodül büyüklüğü ile bu nodülün fonksiyonları, kan tiroid hormon yada tiroglobülin miktarları  arasında bir ilişki yoktur.

“Nodül varlığı başlıbaşına bir kanser risk faktörüdür. Ancak buna ikincil risk faktörlerinin eklenmesi kanser olasılığını ciddi şekilde arttırır. Yukarıda verilen risk yüzdeleri çeşitli araştırmalarda farklılık gösterebilmektedir.”

Tiroid Kanserinde Tanı

Tiroid kanseri tanısında şu bilgileri değinmeliyiz;

“Tiroid ultrasonografisi tiroid nodüllerinin kistik mi yoksa solid yapıda mı olduğunu ayırt eden en önemli ve genellikle ilk istenilen tetkiktir. Aynı zamanda tiroid bezinin boyutları ve eğer varsa, nodüllerin büyüklükleri hakkında bilgi verir.

Tiroid sintigrafisi ise sıcak (hiperaktif) ve soğuk (hipoaktif) nodüllerin belirlenmesinde ve tiroid kanseri olgularında kalan tiroid dokusunun ve başka organlara olan yayılımının belirlenmesinde kullanılan bir metoddur. Tiroid kanserinde nodüller genellikle soğuk nodül olarak görüntülenir. Ancak tiroid kistlerinin de sintigrafide soğuk nodül olarak görüldüğünü belirtmekte yarar vardır. Bu nedenle sintigrafi ile birlikte mutlaka tiroid ultrasonografisi de yaptırılmalıdır.

İğne aspirasyon biyopsisi soliter nodüllerde kolay ve güvenilir bir yöntemdir. Ancak bazı tiroid kanser tipleri ile bazı iyi huylu lezyonların ayırımını bu metod ile yapmak çok zordur. Multi nodüler (çok nodüllü) guatr’da ise dominant nodülün (1,5cm’den büyük) veya şüpheli nodüllerin iğne biyopsisi iyi netice verebilir. Ancak bu nodüllerin dışındaki bir yerde kanser olamayacağı anlamına gelmez. Bu nedenle, iğne biyopsisi sonucu kanser gelenlerde ameliyat tekniği açısından yönlendirici olabilir ama sonucu iyi huylu gelenlerde aynı şeyi söylemek mümkün olmaz. Bu hastalar eğer ameliyat edilmeyecekse ihmal edilmeden düzenli olarak takip edilmelidir.”

Tiroid Kanserlerinin Tedavisi

Beş tedavi seçeneği vardır:

. Cerrahi

. Radyoaktif iyot tedavisi

. Hormonoterapi

. Radyoterapi

. Kemoterapi

“Şüphesiz bunlar içinde birincil ve en etkin yöntem cerrahi yani ameliyattır. Diğer yöntemler genelde cerrahiye adjuvan (yardımcı) olarak kullanılır. Bunlar içinde en etkin olansa radyoaktif iyot tedavisidir. Tiroid kanseri tanısını her zaman ameliyat öncesi koymak mümkün olmaz. Bu nedenle son yıllarda tiroid bezinin tamamı veya tamamına yakınının çıkarıldığı operasyonlar, cerrahlar arasında daha fazla taraftar bulmaya başlamıştır.”

Tiroid Ameliyatlarında Riskler

Ameliyat sonası durumla ilgili olarak da şunları söyleyebiliriz:

“Anestezinin genel riskleri dışında bu ameliyatlara özgü riskler de mevcuttur. Genelde risk azdır. Fakat bölgenin anatomisinde önemli çeşitlilikler sıktır. Bir kişinin sinirinin veya damarının geçtiği yer bir başka kişide farklı yerden geçiyor olabilir. Bunlar özellikle ufak sinirler ve diğer önemli yapılarla ilgilidir. Gelişebilecek riskler şunlardır:

Kanama: Kesilen bir damar ameliyattan sonra erken dönemde kanayabilir. Bu durum nefes almada zorluğa yol açabilir. Genelde kan verilmesi gerekmez, ancak ikinci bir operasyon gerekebilir.

Ses Kısıklığı: Bazı hastalarda ameliyat sonrası ilk birkaç gün ses kısıklığı olabilir. Bu oran yaklaşık % 1’dir. Bu risk özellikle tiroid kanseri, tiroidit geçirmiş olanlar, çok büyük guatrı olanlar ve daha önce guatr ameliyatı olmuş olan hastalar için daha belirgindir. Sinir fonksiyonları normal bile olsa % 5-10 hastada ameliyat sonrası az derecede ses değişiklikleri olabilir. Bazen ameliyat sonrası geçici ses kıslklığı oluşur, ama, bu ses kıslklığı birkaç gün ile birkaç ay içinde kendiliğinden kaybolur. Bu geçici ses kısıklığı ameliyat sonrası dokularda gelişen ödeme (şişkinliğe) bağlıdır. Bazen de sesde kabalaşma oluşabilir. Kalıcı ses kısıklıkları oldukça nadir gözlenmesine rağmen, genelde tiroid bezinin çevre dokulara ileri derecede yapışıklığı olması veya anormal anatomik yapılanma nedeni ile olur.

Trakeomalazi: Bazı hastalarda nefes borusunda ameliyat sonrası gevşeme (trakeomalazi) olabilir. Bu komplikasyona genelde hastanın büyümüş tiroid bezinin nefes borusuna uzun bir zaman boyunca yaptığı bası sonucu dokudaki gevşeme sebep olur. Ciddi bir durumdur.

Hipokalsemi: Operasyon sonrası kanda kalsiyum seviyeleri düşebilir. Bu durumda kalsiyum içeren ilaçlar damar yada ağız yolu ile verilecektir. Guatr ameliyatlarından sonra % 15, paratiroid ameliyatlarından sonra % 25 hastada birkaç gün yada hafta kalsiyum verilmesi gerekebilir. Tüm tiroid bezi çıkarılsa bile ancak % 1-2 hasta 6 aydan uzun kalsiyum almak zorunda kalır.

Ameliyat Sonrası:

Ameliyatta tüm tiroid bezi çıkarılırsa, vücudun ihtiyacı olan tiroid hormonunu hap şeklinde alarak normal hormon seviyesi sağlanır. Tiroid bezinin bir kısmı çıkarılırsa bu durumda ilaç alıp almayacağınız, yapılacak kandaki tiroid hormonu seviyesinin tespiti sonrası belli olacaktır.

Eğer çıkarılan dokunun patolojik incelemesinde kanser hücreleri saptanmışsa, ameliyat sonrası çıkarılan dokudaki kanser tipine ve yapılan ameliyat şekline göre; onkologlar, nüleer tıp uzmanları ve  cerrahlar tarafından takip ve tedaviniz devam edebilir.

Genel Cerrahi Uzmanı olarak özellikle vurgulamamız gereken bir konu şudur:

“Unutmamak gerekir ki her cerrahi girişimin kendine özgü bazı riskleri mevcuttur. Ameliyat olmamanın riskleri, ameliyat riskleri ile karşılaştırılarak, konunun uzmanı doktorlar tarafından hastalara aktarılmalı ve hasta bilgilendirilmelidir. Tıpda bazı hastalıklarda cerrahi tedavi, ameliyatların risklerine rağmen halen en etkili tedavi yöntemidir.”


Op. Dr. Türker ERTÜRK

Genel Cerrahi Uzmanı

1 Comment

MEME HASTALIKLARI VE MEME KANSERİ

MEME HASTALIKLARI

Meme dokusunun yapısı
Her meme, lob adı verilen 15-20 adet bağımsız süt üreten birimden oluşur. Her lob kendi içinde 20-40 adet daha ufak alt birime ayrılır. Bu alt birimler yine kendi içlerinde esas süt üreten hücrelerin toplandığı çok sayıda bölüme ayrılırlar.
Meme dokusu içinde üretilen sütü dışarıya taşımak için çok sayıda süt iletim kanal ve kanalcıkları bulunur. Böylece üretilen süt üretim yerinden kanalcıklara, kanalcıklar birleşerek daha büyük olan kanallara geçer. Kanallarda bulunan süt meme başında yer alan süt depocuklarına (sinüs) ve buradan da meme ucunda yer alan çok sayıda minik deliklere akar.
Meme dokusu hem kan damarları hem de lenf dolaşım sistemi açısından oldukça gelişmiş bir yapıya sahiptir ve dokunun lenf kanalları koltukaltında yer alan lenf bezlerine taşınırlar.

“Doğurgan olunan süreç içerisinde göğüsler adet dönemleri ile paralellik gösteren ve kadınlık hormonlarının kandaki düzeyleri tarafından tetiklenen aylık değişimler geçirirler. Hamileliğe hazırlanıyormuşçasına her ay süt bezleri aktif hale geçerler ve göğüsler şişer, hormon değerlerinin normale dönmesi ile süt bezleri yeniden aktif olmayan hale dönerler.

Menopoz ile birlikte, hormon düzeylerinde düşmeler görülür ve süt bezlerinin bir bölümü küçülür veya yok olur. Yağ dokusu bu dokuların yerlerinin bir kısmını doldurur.
Bütün bu değişimler boyunca, hücrelerin genetik kodunu içeren DNA zarar görebilir. Hücrenin tüm özelliklerini içinde barındıran DNA, aynı zamanda hücrelerin nasıl bölünmesi ve çoğalması gerektiğine ilişkin bilgiler de içerir. DNA da oluşabilecek böylesine değişimler kansere yol açabilir.”

Meme Ağrısı (Mastalji-Mastodini)

Sanıldığının aksine meme ağrılarının çok azı meme kanserine bağlı olduğunu belirtebiliriz; “On meme kanserinden yalnızca biri doktora ilk şikayet olarak ağrıyla gelir. Ağrıların büyük bir kısmı adetlerdeki hormonal değişiklerle ilgilidir. Genellikle adetten önceki 10 günde başlar ve adet bitiminden 10 gün sonra rahatlama olur. Bu hastalarda doktor muayenesinden sonra yalnızca ağrılı dönemlerde ağrı kesici ilaçlar vermek genellikle yeterlidir. Adetlerle ilgili olmayan ağrılar ise çok çeşitli nedenlerle olabilir. Bunlar kistler, selim tümörler, eski ameliyat nedbeleri, kaburgalardaki bazı rahatsızlıklar, boyun ağrıları ve kaburgalar arasındaki sinirlerin tahrişi gibi problemlerdir. Tedavisi nedene yönelik olmalıdır.”

Meme Başı Akıntısı

“Meme başı akıntısı , memede kitle ve ağrı şikayetinden sonra karşımıza çıkan bir sorundur. En sık 25-45 yaşları arasında görülür.
Meme başı akıntısı daha çok iyi huylu hastalıklarla birlikte olmasına karşın akıntının bir memeden ya da her iki memeden olması, kendiliğinden veya uyarımla olması, sürekli ya da aralıklı olması, tek bir kanaldan ya da birçok kanaldan akıntının gelmesi, akıntının kanlı veya kansız olması altta yatan olası kötü hastalığı ortaya çıkarmak açısından önemli noktalardır.
Meme başı akıntıları genel olarak üç grup altında incelenebilir;

Sütlü Akıntı (Galaktore)

Kansız akıntı

Kanlı akıntı

Galaktore
Her iki memeden, spontan (kendiliğinden) olarak, tüm kanallardan sütlü akıntı gelmesi galaktore olarak adlandırılır. Memelerden sütlü akıntı gelmesi gebelik sırasında veya gebelik bittiğinde görülebilir.Bu yaklaşık iki yıl kadar sürebilir ve emzirme bittiğinde kesilir. Gebelik veya emzirme olmaksızın memelerden sütlü akıntı gelmesi fizyolojik, farmakolojik (ilaçlara bağlı) veya endokrinolojik (hormonal) nedenlere bağlı olabilir.

Kansız Akıntılar
Pürülan Akıntılar: Sıklıkla çocuk emzirme döneminde görülmekle beraber postmenapozal kadınlarda da görülebilir. Memede ağrı, huzursuzluk ve bir çok kanaldan kaynaklanan, spontan, tek taraflı akıntı enfeksiyon (iltihap) belirtileri ile birlikte mevcuttur. Enflamasyona ait klinik ve laboratuar bulguları ile tanı koyulabilir .
Tedavi için kültür alınarak uygun antibiyotik ve antiinflamatuar (iltihap giderici) verilir. Eğer apse oluşmuşsa insizyon ve drenaj gereklidir. Ayrıca inflamatuar kanser açısından dikkatli olmak gerekmektedir.

Kanlı Akıntılar
Hasta yaşı ve ailede kanser hikayesi meme kanseri gelişiminde artmış bir risktir. Tüm menapoz sonrası akıntılar önemlidir. Bu hastalarda sıklıkla;

İntraduktal papillom

Fibrokistik değişiklik

Kanser

Duktal ektazi (meme kanallarının genişlemesi) saptanır.

Kendiliğinden olan, kanlı akıntılar daha önem arzeder. Ayrıca unutmamamız gereken önemli bir nokta ise, akıntının gelip gelmediğini kontrol için kesinlikle meme başını uyarmamalıyız. Akıntı var ise zaten gelecektir. Böyle durumlarda mutlaka doktora başvurmak gerekir.

Memede İyi Huylu Kitleler

Meme kanseri dışında değişik yaşlarda birçok iyi huylu meme kitlesi olabileceğini vurgulamak gerekir. Memede rastlanan her kitleden korkulmaması gerektiğini ve doktorunuza mutlaka başvurarak muayene olmanızı ve gerekli izlem bilgilerinizi sormanızı tavsiye ediyorum.

Kistik Hastalık (Fibrokistik meme hastalığı)
Kadınlarda en çok görülen meme kitlesi sebebidir. Bu kistlerin içleri sıvı dolu olup, adet öncesi dönemde sıvı miktarı artar, memede gerginlik ağrı ve hassasiyet ortaya çıkar. Her iki memede de yaygın olup büyüdüklerinde yuvarlak düzgün hareketli sertçe kitleler halinde ele gelirler. Genellikle menopozdan sonra kaybolmaya başlarlar.

Yağ bezeleri (Lipomlar)

Değişik büyüklükte tek, ağrısız, yuvarlak meme kitleleridir. İçerisinde yağ dokusu bulunur.

Fibroadenomalar
Daha çok gençlerde görülen, genellikle tek, yuvarlak, oval, sert, hareketli, çoğu zaman ağrısız meme kitleleridir.

Papilloma ( intraduktal papilloma)
Meme başı arkasındaki ana süt kanalı duvarında gelişen siğil benzeri yapılardır. Meme başından kanlı bir akıntıya neden olabilirler.

Travma Sonucu Oluşan Kitleler
Kaza, çarpma, sonucu meme dokusu içinde kan toplanarak (Hematom), veya yağ dokusunun parçalanması sonucu yağlı dokuda sertleşme (Yağ nekrozu) gelişerek kitle hissi verebilirler. Bu durumlarda meme cildinde de kızarıklık, ateş, ağrı hissi olabilir.

İyi Huylu Meme Değişimlerinin Tanısı
İyi huylu meme değişimleri sıklıkla doktorun klinik meme muayenesi ve ultrasonografi ile, rutin mamografi taraması ile veya hastanın kendi kendine meme muayenesi ile tespit edilir. Memenin belli bir noktasındaki ağrı veya meme ucundan gelen akıntı da kadının bir doktor tarafından muayene edilmesini gerektiren durumlardandır. Görüntü veren testlerle (mamografi, ultrasonografi), takibe alınabilen kitlenin veya meme hastalığının iyi huylu olup olmadığı, ince iğne aspirasyon biopsisi, Tru-Cut biyopsi veya cerrahi biyopsi yöntemleri ile kesinlik kazanılır.

Memede Kötü Huylu kitleler

Meme kanserinin görülme sıklığının son yıllarda artmakta olduğunu belirtmekte fayda var.

“Meme dokusu basitçe tarif etmek gerekirse;

Süt yapımını sağlayan bezlerin oluşturduğu yapılar (LOBÜLLER)

Sütün boşaltılmasını sağlayan kanallar ( DUKTUSLAR)

Bu dokuların arasını dolduran bağ dokularından oluşmuştur.

Memenin kötü huylu kitleleri bu oluşumlardan gelişebilirler.
Süt kanallarından: İNTRADUKTAL KANSERLER ( en sık)
Lobüllerden: LOBÜLER KANSERLER
Ara dokulardan ( nadir )

Kitlenin saptanması ve tanı konulmasında başlıca şu incelemeler yapılır;

Muayene, Ultrasonografi, Mamografi, MR-Mamografi, Aspirasyon ( iğne ile materyal çekme), görüntüleme eşliğinde İnce iğne aspirasyon biyopsisi, Tru-Cut biyopsi, Duktografi, Duktoskopi, Cerrahi biyopsi

Meme Kanserinde Risk Faktörleri

Meme kanserinden korunmak için sağlıklı beslenme ve egzersizlerin, özellikle yapabileceklerimiz arasında yer aldığı için, çok yararlı olduğunu belirtmeliyim.

A ve C vitaminleri ve selenyum gibi antioksidanların kanserden korunmada katkıları olduğu yönünde araştırmaların olduğuna değinerek risk faktörlerini şöyle sıralayabiliriz:

Tüm meme kanserlerinin ancak yaklaşık %20’sinde bu faktörlerden söz edilebilir.

*Yaş: 40 yaşından sonra meme kanseri görülme sıklığı artar.

*Aile Hikayesi: Ailede, özellikle birinci derece akrabalarda olan meme kanseri öyküsü

*Genetik: Son yıllarda ortaya konan bazı genler (BRCA1 ve BRCA2) bazı meme kanseri olgularından sorumlu olduğu ortaya konulmuştur.

*İlk adet yaşının erken olması

*Geç yaşda menapoza girme

*Hiç doğum yapmamış olmak

*İlk doğumu 30 yaşından sonra yapmış olmak (35 yaşından sonra risk biraz daha artmaktadır).

*Emzirmemiş olmak

*Alkol kullanmak

*Radyasyona maruziyet

*Daha önce meme kanseri geçirmiş olmak.

Bahsi geçen konuların çeşitli oranlarda meme kanseri riskini arttırdığına yönelik bilimsel araştırma sonuçları mevcuttur.

Doğum kontrol haplarının ve östrojen içeren preperatların kullanılmasının meme kanseri riskini artırdığına veya değiştirmediğine yönelik çalışmalar da vardır. Ancak bu konuda bilimsel çevrelerce oluşmuş tam bir fikir birliği yoktur.

Meme kanserlerinin belirtileri
Meme başında çatlamalar, yaralar, sertlik , içeri çekilme,
Meme başından kanlı akıntı gelmesi,
Meme başının asimetrik şekil bozukluğu,
Meme şeklinin bozulması, asimetrik görünüm, çukurlaşma, tümsekleşme, ele gelen ağrısız veya ağrılı kitleler,
Meme cildinin renk şekil yapı değişiklikleri, portakal kabuğu görünümü alması, kabalaşma,
Meme üzerinde yaralar ortaya çıkması,
Meme cildinde damarlarda belirginleşmeler, kızarıklık, ateş, şişlik
Koltuk altında ele gelen kitleler
Bazı belirti ve bulguları bu şekilde sıralayabiliriz.

“Bu belirtilerden herhangi birisi tek başına meme kanseri olarak değerlendirilemez. Doktor muayenesi sonrası diğer bulgular ve incelemelerle birlikte ancak kesin bir tanıya varılabilir.”

Meme Kanserinde Tedavi
Son yıllarda meme kanseri tedavisinde oldukça önemli gelişmeler olmuştur. Bir çok tedavi olanakları da ortaya çıkmıştır. “Bu olanaklar, önemli ölçüde, hastalığın saptandığı safhaya göre değişir. Hastalık ne kadar erken safhada saptanırsa tedavi olanağı ve seçeneği o kadar fazla olmaktadır.
Meme kanseri tedavisi, günümüzde, uzmanlardan oluşan ekiplerce yapılmaktadır. Böyle bir ekip içinde genel cerrah, medikal onkolog, radyasyon onkoloğu, radyolog, patolog, psikolog, plastik cerrah, fizyoterapist gibi, tıbbın değişik dallarından bir araya gelmiş hekimler bulunur.”
Meme kanserlerinde tedavi seçenekleri:

Cerrahi Tedavi

Radyoterapi

Kemoterapi

Hormonoterapi
Cerrahi tedavi ve radyoterapi vücudun bir bölümünü ilgilendiren tedavi yöntemleri olduğundan lokal tedavi, kemoterapi ve hormonal tedavi tüm vücüdu ilgiledirdiği icin sistemik tedavi olarak kabul edilir. Bu tedavi yöntemlerinden hangilerinin uygulanabileceği birçok faktörlere bağlıdır. Bunlar arasında tümorün tipi, tanı konulduğunda hastalığın yayılım dururmu, yaş ve hastalık hikayesi sayılabilir.

Meme Ameliyatları
Günümüzde meme kanserinin tedavisinde, cerrahi girişimin birkaç farklı uygulaması olduğunu söyleyebilir ve meme kanseri ameliyatlarını kısaca şöyle aktarabiriz;

“Bu uygulamalar temel olarak, memenin alınmadan korunmasına yönelik olanlar (Koruyucu Mastektomi) ve memenin tümünün çıkartılmasına (Mastektomi) yönelik olanlar olarak iki ana gruba ayrılmaktadır. Beraberinde koltuk altı lenf bezelerine yayılım var ise bu bölgeye yönelik girişimlerde yapılır.”

Meme Koruyucu ameliyatlar:
Memenin tümünün alınmadığı sadece tümorün çıkarıldığı ameliyatlardır.
Lumpektomi:
Yalnızca tümörün ve çevresindeki meme dokusunun çıkarılmasıdır. Genellikle geriye kalan meme dokusuna ışın tedavisi verilir ve aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri çıkarılabilir.
Segmental Mastektomi:
Memedeki kitlenin çevresindeki meme dokusu, tümörün altındaki göğüs kaslarını saran ince zarla birlikte çıkarılmasıdır. Genellikle aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri de çıkarılır ve ameliyat sonrası ışın tedavisi verilmesi gerekebilir.

Kadranektomi:
Göğsün dörtte birinin, derisi ve bağlayıcı dokusuyla bir yer de alınması işlemidir. Cerrah koltuk altı lenf bezlerinin bir kısmının yada tamamının alınması için ikinci bir operasyon yapabilir.
Memenin tümünün alınmasını içeren ameliyatlar:
Bu ameliyatlardan sonra ışın tedavisi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki tümöre ait özelliklere göre belirlenir.
Basit Mastektomi:
Memenin çevresindeki yağ dokusu ve üzerindeki deri ile beraber çıkarılmasıdır.

Modifiye Radikal Mastektomi:
Meme kanserinde en yaygın yapılan ameliyat türüdür. Tüm memenin, aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri, göğüs kaslarını saran ince zar ile birlikte çıkarılmasıdır. Ameliyat sonrasında ışın tedavisi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki tümöre ait özelliklere göre onkologlar tarafından belirlenir.
Radikal Mastektomi:
Memenin göğüs kasları ve koltukaltı lenf bezleri ile birlikte alınmasıdır. Günümüzde artık tercih edilmemektedir.

Meme dışında başka bir organa sıçramamış uygun evredeki meme kanserlerinde ilk tedavi tümörün ameliyatla çıkarılmasıdır. Ameliyat sonrası gözle görünür kanseri kalmayan hastalara verilen ek tedaviye adjuvant tedavi denir. Adjuvant tedavi ameliyat sonrası gözle görülmeyen ancak geride kalmış olması muhtemel az sayıdaki kanser hücresini öldürmek amacı ile verilir. Adjuvant tedavi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki özelliklere, hastanın yaşına, menapozal durumuna ve genel durumuna göre belirlenir. Hastalara adjuvant tedavi olarak ameliyat sonrası kemoterapi, radyoterapi ve hormon tedavisi tek tek veya kombine olarak verilebilir.

Koltuk Altı Lenf Bezleri Çıkarımı: (Axillary Node Dissection)
Bu koltuk altı lenf bezlerinin çıkarılması için kullanılan standart yöntemdir. Genellikle 10 ila 30 arasında lenf bezi çıkarılır ve kanser taşıyıp taşımadıklarının belirlenmesi amacıyla pataloji labaratuvarına gönderilir.

İlk Lenf Bezleri Biyopsisi: (Sentinel Lymph Node Biopsy)
Bu yeni geliştirilmiş olan bir tekniktir. Bu teknikte radyoaktif yada renkli bir sıvı kanser olan bölgeye enjekte edilir ve bu sıvının lenf sistemi içinde izlediği yol gözlemlenir. Lenf sistemi üzerindeki ilk bir ila üç lenf bezi çıkartılır. Bu lenf bezlerinin kanser taşıyıp taşımadığı test edilir ve eğer kanser hücreleri bulunmazsa daha fazla lenf bezinin çıkarılmasına gerek kalmaz. Bu yöntem gün geçtikçe yaygınlık kazanmakla beraber koltuk altı lenf bezleri çıkarımı (Axillary Node Dissection) yöntemi hala standart olarak kabul edilmektedir.

Ameliyatın Olası Komplikasyonları

Anestezi komplikasyonları

Ameliyat yaralarının enfeksiyonu

Ameliyat bölgesinde kan birikmesi (hematom)
Ameliyat bölgesinde lenf sıvısı birikmesi (seroma)

Lenfödem, geçici yada kalıcı omuz üst kol haraket kısıtlamaları (eğer lenf bezleri alınmışsa)

Kolun üst bölümünde karıncalaşmalar

Göğüsde ağrı hissi

“Şunu unutmamak gerekir ki; meme kanseri erken teşhis edildiğinde ve uygun tedavi edildiğinde kesinlikle korkulacak bir hastalık değildir. Önemli olan lezyonun erken yakalanmasıdır. Uygun tedavi edilen hastalar normal ömürlerini yaşarlar.”

Powered by Cincopa WordPress plugin

Op. Dr. Türker ERTÜRK

Genel Cerrahi Uzmanı

No Comments

ANAL FİSTÜL ve PERİANAL APSE

ANAL FİSTÜL ve PERİANAL APSE

Anal fistül ve perianal apse hastalıkları hakkında şu bilgileri verebiliriz;

“Anorektal fistül,  anal kanal yada kalın barsağın son kısmı ile cilt arasında tüneller yada yollardır. Anorektal abse ve fistüller birbirinin nedenidir; aynı proçesin değişik evreleridir. Apse (iltihapla dolu şişlik) , genellikle anal kanaldaki , ağızları anüs içersine açılan bezlerin ağızlarının tıkanması sonucunda meydana gelir. Oluşan apseler veya enfeksiyonlar bir müddet sonra kendiliğinden boşalmak amacıyla , son barsak içersindeki bir yere veya anüs çevresindeki deri kısmına açılır. Bu şekilde tünel açılmasına “fistül” denir. Anal fistüller genellikle anal apse sonucunda meydana gelir. Ayrıca; yabancı cisim, travma, tümör, crohn, ülseratif kolite bağlı olarak “özel” anorektal fistüller de vardır.”

Perianal Abse

Belirtiler

Anal apse ,makata yakın bölümde şişlik rahatsızlık meydana getirir. Şiddetli ağrı ve ateş oluşabilir. Anal fistülde anal kanaldan fistülün dış ağzına (genellikle makat çevresindeki deri bölümüne) hafif miktarda ,zaman zaman miktarı artan ve pis kokulu sarı-kahverengi renkli akıntı görülür.

Anorektal Abse Sınıflaması

Yerleşim yerine göre yapılır:

Perianal Absenin Endosonografik Görüntüsü

1- Perianal

2- İskiorektal

3- Yüksek İntersfinkterik

4- Supralevator

Perianal Fistülde Yeni Sınıflama

1- Alçak (Basit) Fistül

2- Yüksek (Komplex) Fistül

Fistül Tedavisi

Ameliyatsız (yapıştırıcı madde enjeksiyonu ile) bazı yöntemler tarif edise de anal fistülün genel kabul gören tedavisi halen ameliyattır.

Ameliyat teknikleri hakkında şu bilgileri söleyebiliriz:

1- Fistülotomi-Fistülektomi

Tüm alçak fistüllerde en sık uygulanan ve sonuçları en iyi olan yöntem fistülotomi(kanalın kesilmesi) veya fistülektomi (kanalın çıkarılması)’dir. Ancak yüksek fistüllerde tedavi ciddi bir sorun olup, bugüne kadar kesin bir tedavi yöntemi de tanımlanmış değildir.

2- Seton

Fitil anlamına gelir. Genelde kompleks fistüllerde etrcih edilir. İpek gibi iritan bir materyel fistülden geçirilerek bırakılır. En az iki ay hasta bununla yaşar. Birkaç aylık süre sonunda seton alınır. Bundan sonraki bölümde fistülün durumuna göre ikinci bir ameliyat planlanabilir.

Core out, mukozal advancement flap gibi ameliyat teknikleri de vardır.

Abse Drenajı

Apse Tedavisi

Apsenin tedavisi cerrahi olarak drenajdır yani iltihabı boşaltmak ve apse poşunu temizlemektir. Apse drene olduktan sonra kişilerin bir bölümünde birkaç hafta sonra (bazen birkaç ay yada yıl sonra) fistül oluşabilir.

Bu ameliyatlardan sonraki en büyük sorun apse ve fistülün nüks etmesi yani tekrarıdır. Henüz bu riski tamamen ortadan kaldırmış bir teknik bulunamamıştır.

Op. Dr. Türker Ertürk

Genel Cerrahi Uzmanı

No Comments

YAĞ BEZESİ (LİPOM)

Lipom (Yağ Bezesi)

Yağ bezeleri için şu bilgileri verebiliriz;

“Lipom (yağ bezesi) genellikle deri ile kas dokusu arasında bulunan yavaş büyüyen yağ hücrelerinden yoğun doku ile oluşmuş olan kitlelerdir. Genellikle muayene ile mobil ve hassas olmayan kitlelerdir. Lipomlar her yaşda ortaya çıkabilirler ancak genellikle 20-40 yaşları arasında sık görülür.

Oluşum nedeni tam olarak bilinmemektedir ancak, ailesel ve genetiksel faktörleri suçlayanlar vardır.

Lipom kötü huylu bir kitle değildir ve genellikle kişiye zararsızdır. Sıklıkla kollarda, gövdede, sıtta, bacakta, boyunda ve kalçada bulunur. Bu yumuşak doku yumrusu aslında vücudun bir çok yerinde oluşabilir.”

Kalın Barsakta Lipom (Kolonoskopi)

Memede Lipom (Mamografi)

“Lipom tanısı sıklıkla klinik muayene ile konur. Eğer yerleşim yeri farklı ise veya şüphelenilen klinik bir durum var ise ultrasonografi, tomografi veya MR, iğne ile biyopsi veya cerrahi biyopsi yaptırılabilir.”

Kalçada Lipom (MR)

Karında Ciltaltı Lipom (Ultrasonografi)

Sırtta Lipom

Boyunda Lipom

Tedavi:

“Tedavi genellikle gerekli değildir. Ancak  lipom istenmeyen bir yerleşim yerinde ise ve basıya bağlı sıkıntı oluşturuyorsa, ağrılı ise, hızla büyüyorsa veya hastada kozmetik sorunlar yaratıyorsa cerrahi olarak çıkarılmalıdır.”

Aşağıda cerrahi lipom eksizyonu gösterilmiştir:

Lipomun kötü huylu bir kitle olmaması nedeni ile mikroskopik inceleme her zaman gerek görülmese de, tıbben doğru olan vücuttan çıkarılan her bezeni çıkarılmasından sonra patolojik inceleme yapılmasıdır.

Op. Dr. Türker Ertürk

Genel Cerrahi Uzmanı

2 Comments

PİLONİDAL SİNÜS (KIL DÖNMESİ)

KIL DÖNMESİ (PİLONİDAL SİNÜS)

Pilonidal Sinüs “Ağızlaşmış Kıl Yuvası” olarak türkçeye çevirilebilir.  Sıklıkla kuyruk sokumunda saptanan bir hastalık olmakla birlikte, koltukaltı, kasıklar veya parmak araları gibi başka bölgelerde de nadir de olsa görülebilir.  Bu hastalık genelde kuyruk sokumunda görüldüğünden eskiden kullanılan kist dermoid sakral ismiyle de bilinmektedir. Kuyruk sokumunda, anal kanaldan genelde yaklaşık 4-5 cm uzaklıkta, orta hat üzerinde içerisinde kıl bulunan kistik bir hastalıktır. Genelde kistin deriye açılan bir veya birkaç ağzı vardır.

Pilonidal Sinüs'ün MR Görüntüsü

Pilonidal sinüs, kıllanmanın ve yağ hücrelerinin etkinliğinin artığı ergenlik döneminde başlar. En sık 20-25 yaşlarındaki erkeklerde görülmekle birlikte 15-45 yaş arasındaki her iki cinste de görülebilir.

Pilonidal sinüsün az bir kısmı doğumsal kökenlidir. Olguların büyük bir çoğunluğunda ise kronik tahrişler sonucunda cilt altına girerek büyüyen kılların hastalığa sebep olduğu kabul edilmektedir. Pilonidal sinüsün çok nadiren de olsa kansere değişim gösterebildiğini belirten bilimsel yayınlar vardır.

Pilonidal sinüs  genellikle belirti vermez. Ancak hasta fistül ağzından gelen akıntı ve kılların çamaşırı kirletmesinden yakınabilir. Pilonidal sinüs bazen akut olarak iltihaplanır, bu durumda  tabloyu akut bir apsenin belirti ve bulguları belirler.

Tanı

Tanı genellikle kolaydır. Kuyruk sokumunda, orta hat üzerinde içerisinde kıl gelen bir fistül hattının görülmesi ile tanı konulur. Çok nadir olarak bazı durumlarda ultrasononografi veya MR gibi görüntüleme sistemlerine başvurulabilir.

Tedavi

Pilonidal sinüsün tedavisi cerrahidir. Temel kural kılların bulunduğu kistin fistül ile birlikte çıkarılmasıdır.

Kist çıkarıldıktan sonra oluşan boşluğun kapatılmasına göre ameliyatlar isimlendirilmektedir. Kist çıkarıldıktan sonra yara kenarlarının karşılıklı kapatılmasına primer onarım denir.

Primer Onarım

Kist çıkarıldıktan sonra yaranın açık bırakılarak aşağıdan doku gelerek iyileşmesine sekonder iyileşme denir.

Sekonder İyileşme

Kist boşluğunun yan taraftan  doku kaydırılarak  kapatılmasına flep yöntemi denir. Bu yöntemler içinde hastanın en kısa sürede normal hayatına dönüşünü sağlayan ve nüks oranı en düşük olan flep yöntemidir. Ancak bazen kistin boyutu ve yayılımı göz önüne alınarak diğer yöntemlere de başvurulabilir.

Limberg Flep

Pilonidal Sinüs Apsesi

Kist dermoid sakral apsesi geliştiğinde  önce apse cerrahi müdahale ile boşaltılır ve pansumanlarla hastanın iyileşmesi sağlanır, ardından hasta ameliyat edilir. Buradaki amaç iltihabi bulgular geriledikten sonra hasta ameliyat ederek  nüksü oranını düşük tutmak ve yara iyileşmesini kısa sürede  sağlamaktır. Bu nedenledir ki teşhisi konulmuş olan hastalığın tedavisini hastalar en kısa zamanda yaptırmalıdır.

Ameliyatsız, kist drene edilerek içine bir takım yakıcı maddeler (gümüş nitrat, fenol, nirat tarjan v.b.) enjekte edilerek kistin yapışmasını sağlayan yöntemler de tarif edilmiştir. Ancak bu yöntemlerde enfeksiyon ve abse gelişim oranı ve nüks olma sıklığı çok yüksek olduğundan yaygın olarak kullanılmamakta ve pek tavsiye edilmemektedir.

Op. Dr. Türker Ertürk

Genel Cerrahi Uzmanı

No Comments

Cerrahi Hastalıklar

Belli başlı ameliyat gerektiren hastalıklar

Hemoroid (Basur)

Anal Fissür

No Comments

HEMOROİD (BASUR)

BASUR (HEMOROİD)

Hemoroid anal kanalı (makat’ın giriş bölümü) çevreleyen toplar damar ağının çeşitli nedenlerle genişlemesi ve sarkması ile ortaya çıkan anal bölgede kaşıntı, ele gelen meme ve kanama ile kendini gösteren bir hastalıktır. Hemoroidal hastalık hakkında şunları söyleyebiliriz:

“Anal bölge çevresinde iç ve dış olmak üzere iki damar ağı vardır. Bu damar ağlarındaki yerleşimine göre hemoroidler iç,dış olmak üzere adlandırılırlar. Hemoroidlerin fizyolojik fonksiyonunun ne olduğu tam olarak bilinmemektedir.

Hemoroid hastalığının kesin nedeni bilinmemektedir. Bilinen çeşitli risk faktörleri vardır:

Yüksek yada düşük makat kası (sfinkter) basıncı, kronik kabızlık, ishal, gebelik, düşük posalı yiyeceklerle beslenme, genetik, şişmanlık, kronik öksürük, kronik ağır yük kaldırma, v.s.

Hemoroidal hastalığın etyolojisinde kronik ıkınma çok önemli yer tutar. Ikınma hem hemoroidal yastıkçıkları yerinde tutan bağlarda gevşeme yaparak, hem de hemoroidal yastıkçıkları genişleterek hemoroidal hastalığı başlatır.

Kronik konstipasyon, ishal ve gebelik de benzer mekanizmayla hemoroidal hastalığa neden olurlar. Tuvalette uzun süre oturmanın da basıncı arttırdığı ve hemoroidal hastalığa zemin hazırladığından bahsedilmektedir.

Acılı ve baharatlı beslenme de bir risk faktörü değildir. Ancak ağrıyı arttırıcı etkileri olduğu bilinmektedir.”

Eksternal (Dış) Hemoroidler

Linea dentata denilen anal kanalın içindeki çizginin altında bazı insanlarda hemoroidal ağlar olabilir. Bunlar ya kendi başına ayrı ağlardır yada iç ağların bahsedilen çizgi altına sarkan komponetleridir. Bunlara eksternal (dış) hemoroidler denir.

Eksternal hemoroidler bir anatomik varyasyondur ve her insanda bulunmaz. Dolayısıyla eksternal hemoroidal hastalık daha ender görülür.

Tromboze Dış Hemoroid

Eksternal hemoroidal hastalık teşhis edildiğinde, hastada büyük olasılıkla internal (iç) hemoroidlerin de olduğu düşünülmeli; tedavi planı o şekilde yapılmalıdır.

Eksternal hemoroidler daha çok ağrı yaparlar. Tromboze olma (içlerinde pıhtı birikmesi) riskleri daha yüksektir.  Bu durumda özellikle ağrı ön plandadır. Klinikte karşımıza çıkan tromboze hemoroidlerin hemen hepsi eksternal hemoroidler olup bu durum bir acil cerrahi girişim gerektirebilir.

İnternal (İç) Hemoroidler

İç Hemoroidler

Makat bölgesinde 3 ana toplar damar ağı mevcuttur. Bunlara hemoroid yastıkları denir. Özellikle kabızlık gibi çok ıkınılarak basınç artışı olduğu durumlarda bu yastıkçıklar genişler ve iç hemoroidleri oluşturur. Dört derecesi vardır:

İç Hemoroid Evreleri

Evre-1: Anal kanal içinde olup dışarıya çıkmayan

Evre-2: Ikınma ile çıkan, kendiliğinden geri giden

Evre-3: Ancak elle itilerek içeri giden

Evre-4: Elle itilmekle dahi içeri girmeyen

Grade I Hemoroid

Grade II Hemoroid

Grade III Hemoroid

Grade IV Hemoroid

Hemoroidde Tedavi

“Erken dönem hemoroidlerde tıbbi tedavi (ilaçlar, pomadlar, fitiller, oturma banyoları) kullanılabilirse de ilerlemiş hemoroidler tıbbi tedaviden fayda görmez.”  Diğer tedavi yöntemlerini şöyle sıralayabiliriz;

Skleroterapi (İğne ile Yapıştırıcı İlaç Zerki)

Skleroterapi

Hem ağ içindeki damarları yapıştırır, hem de hemoroidal yastıkçığı arkaya sabitler, dolayısıyla dışarı sarkan memelerin tedavi sonrası ufaldığı görülür; yani evreyi küçültür.

Skleroterapi eksternal (dış) hemoroide ve uygulanmaz. İleri evre hemoroidlerde genellikle kesin tedavi sağlamaz. Enfeksiyonlu yada ülsere olmuş hemoroid memelerine de uygulanmaz.

Band Ligasyonu (Lastik Band İle Sıkıştırma)

Band Ligasyonu

Her evre hemoroide yapılabilirse de evre II hemoroidlerde daha iyi sonuç alınır. Özel bir alet vasıtasıyla işlem yapılır. En önemli kısıtlayıcı faktör band sonrası hastanın ağrı duyma olasılığıdır. Bu ağrı sorunu nedeniyle; bir seansda fazla bant atılmaz.

Komplikasyon oranı çok düşüktür ancak nüks riski nispeten diğer yöntemlerden biraz daha yüksektir. Aşağıda band ligasyonu yöntemi görülmektedir:

İnfrared Fotokoagülasyon

İnfrared Koagulasyon

İnfrared ışınlarla vasküler hasar yaparak koagulasyon ve yapışıklık (fibrosis) oluşturur.

Diğer Yöntemler

Bipolar diatermi koagülasyon, krioterapi, laser, elektrokoterizasyon

CERRAHİ TEDAVİ

“Hemoroidal hastalıkta nüks oranı en düşükolan(%5) tedavi yöntemi pake eksizyonu yani cerrahi tedavidir.” olarak vurgulayabilir, hemoroid ameliyatları konusunda  şunları belirtebiliriz;

Hemoroidlerin Endoskopik Görüntüsü

Cerrahi Tedavi Endikasyonları

1- Evre 3 ve Evre 4 hemoroidler

2- Evresi ne olursa olsun medikal tedaviye yanıt alınamayan olgular

3- Hemoroidle birlikte ek anal sorunların (fissür, fistül, ülserleşme, v.s.) varlığıdır.

Ameliyat Tipleri

1- Açık Teknik (Milligan Morgan Ameliyatı)

Genişlemiş memeler tek tek ayrılarak üzerindeki mukoza ile birlikte çıkarılır. yastıkçıklar arasındaki sağlam mukoza bırakılır ve işlem sonrası çıkartılan alanlar sağlam mukoza flepleriyle dikilerek kapatılmaz, açık bırakılır.

2- Kapalı Teknik (Ferguson Ameliyatı)

Hemoroid ameliyatı aynı Milligan-Morgan tekniğinde olduğu gibi yapılır. Ancak ameliyat sonrası oluşan mukozasız çıplak alan mukoza flapleriyle dikilerek kapatılır.

3- Submukozal Teknik (Whitehead Ameliyatı)

Tüm hemoroidal yastıkçıklar, arada sağlam mukoza bırakmaksızın çıkarılır. Altta ve üstte kalan mukoza ve deri yaprakları birbirine dikilir. Günümüzde artık pek tercih edilmiyor.

4- Longo Ameliyatı

Evre 3-4 hemoroidlerde uygulanır. Bu ameliyat özel tasarlanmış stapler denilen bir aletle yapılır.

Longo Yöntemi

Longo Yöntemi

Longo Yöntemi

5- Pake Arterinin Ligasyonu

Pencil doppler ulrasonografi ile hemoroid yastıkçığına giren ana atar damar bulunarak bağlanır.

Enfeksiyolu veya ödemli hemoroidlere olabildiğince konservatif yaklaşılır, eğer şiddetli ağrı yoksa cerrahi müdahale yapılmaz. Tromboze (pıhtılı) hemoroidler de genelde enflamedir. Böyle olgularda sadece trombektomi (pıhtının çıkarılması) yapılır, hemoroid yastıkçığına dokunulmaz.

Ameliyat Sonrası Bakım

Ameliyat sonrası yapılacaklar için bazı konulara dikkat edilmelidir; “Ameliyat sonrası dönemde kabızlığı ve ıkınmayı önlemek önemlidir. Bunun için büyük tuvaleti yumuşatıcı ilaçlar, lifli gıdalar ile beslenme, bol su veya sıvı gıda alımı yararlıdır.

Anal kanal basıncını olabildiğince gevşek tutmak gerekir. Bunun için de lokal anestezik kremler, sıcak suyla oturma banyoları önerilir.

Anal bölgedeki yaralar asla temiz kalamaz, ancak yara enfeksiyonu oranı da düşüktür. Bunun nedeni olarak bu bölgenin kanlanmasının dolayısıyla oksijenasyonunun çok iyi oluşunun da bunda etkili olduğu öne sürülmüştür.

İyi bir bakım ile genellikle problem olmasa da ağrı, enfeksiyon ve kanama riski bu ameliyatlarda her zaman mevcuttur.”

Op. Dr. Türker Ertürk

Genel Cerrahi Uzmanı

No Comments

AKUT APANDİSİT

AKUT APANDİSİT

Apandiks ince barsakla kalın barsağın birleştiği yere yakın yerleşimli, lümeni yani iç boşluğu dar olan solucan büyüklüğünde (büyüklüğü kişiye göre farklılık gösterir) bir kör barsaktır. Apandisit (apandkis iltihabı) yüzde 90 oranda, apendiks lümeninin (apendiksin iç kısmının) dışkı tıkacı ile tıkanmasından kaynaklanır. Sık görülen nedenlerden biri de lenf dokularının şişmesidir. Diğer nedenler arasında yoğun mukus tıkaçları, bağırsak solucanları, apandiksin çok uzun olması, duvarlarında hareketi zorlaştıran köşelerin bulunması ya da meyvelerin takılı kalan çekirdekleri sayılabilir.
Çeşitli nedenlerle apendiksin içi tıkandığı zaman, apen­diks lümeninde sıvı birikir, içinde mikroplar çoğalmaya başlar ve iç basınç artar. Basıncın artması ile apendiks şişmeye başlar ve giderek apendiks dokusunun kanlanması ve beslenmesi bozulur. Daha sonra nekroz (çürüme) oluşur.  Sonunda apandiks delinerek iltahabın karın içine akması durumu oluşabilir.

Normal popülasyonda apandisit oranı %7’dir. En sık 15-30 yaş grubunda görülür

Belirtileri

Apandisitin belirtileri ve tanısıyla ilgili olarak şunları söyleyebiliriz; “Karın ağrısı, iştahsızlık, bulantı ve kusma temel belirtilerdir. Bazen apandisitin belirtileri deneyimli bir hekimi bile tanı koymada zora sokabilir. Akut apandisit genelde iştah kaybı, bulantı ve kusmayla başlar. Hastaların yüzde 75’inde bulantı görülür. Ateş hastalığın tipik bir belirtisi değildir. Ağrı en önemli belirtidir. Birkaç kez kusmayla birlikte sancı biçiminde ortaya çıkar. Önceleri aralıklı gelen ağrı gittikçe şiddetlenir ve süreklilik kazanır. Apandisit ağrısı göbek çevresi ve karın üstü bölgelerinde başlar; daha ender olarak bütün karında duyulur. Daha sonra karnın sağ alt bölgesine kayar. Apendiksin kişideki değişik yerleşimlerine göre ağrı sırtta, sağ veya sol kasıkta veya mesane üstü ve makatta hissedilebilir.

Bazen şiddetle başlayan ağrı daha sonra hafifler. Bu durum yanıltıcıdır; hastaya rahatsızlığının bittiği duygusunu verir. Oysa ağrı azalırken öbür belirtilerde gerileme görülmezse bu durum apandisitin en korkulu komplikasyonu olan karın zarı iltihabının (peritonit) geliştiğini gösterir.”

Tanı

Apandisitte tanının esas olarak hastanın şikayetleri ve muayene ile konulduğunu vurgulamakta yarar vardır.

“Diğer incelemeler tanıya yardımcı metodlardır. Her zaman olmasa da genelde kan sayımında akyuvarlarda yükseklik saptanır. Hastaya ultrasonografi çekilebilir. Deneyimli radyologlar tarafından yapıldığında değerli bir yöntem olmasına rağmen içi boşluklu bir organ olan apandiksin görüntülenmesi genelde zordur ve hata payı vardır. Karın tomografisinin ultrasonografiden daha iyi bilgiler verdiği uzmanlarca belirtilse de, klinik muayene halen teşhis için en önemli metoddur. Apandisit tanısı konularak ameliyat edilen hastalarda en gelişmiş sağlık kurumlarıda bile farklı bir hastalık çıkma olasılığı %10 ile %30 arasındadır.

Apandisit

Apandisitle ilgili önemli bir noktaya işaret etmeliyiz; apandisit belirtileri, birçok hastalığın belirtilerine benzer. Bu nedenle bulguların değerlendirilmesi uzman bir hekim tarafından yapılması büyük önem taşımaktadır.

Karın içi lenf bezleri iltihabı (mezenter lenfadenit), mide veya bağırsak iltihabı (gastroenterit), kadınlarda yumurtalık kistleri veya enfeksiyonları, dış gebelik, mide veya onikiparmak bağırsağının delinmesi, idrar yolları iltihabı veya taşları, safra kesesi iltihabı ve pankreatit gibi rahatsızlıklar ile apandisit aynı bulguları verebilir. Özellikle yaşlı hastalarda ve çocuklarda farklı belirtiler ortaya çıkabilir ve hekimi yanıltabilir. Şüpheli vakalar ağrı kesici verilmeden uzman doktor kontrolünde takip edilir.

Apandisit Tipleri

Belirtilerin şiddeti ve hastalığın ağırlığı apandiks iltihabının yaygınlığına bağlı olarak değişir.

Apandisitin başlıca dört tipi vardır:

1- Akut apandisit

2- Apse ile birlikte olan apandisit

3- Gangrenöz apandisit

4- Plastrone apandisit

“Cerrahi uygulamada en sık akut apandisite rastlanır. Mukus salgısının arttığı bu tipte apandiks iyice iltihaplanmış, gergin ve

büyümüştür. Akut apandisit hastalığın en hafif tipi olmasına karşın, zamanında müdahale edilmezse gangrenöz apandisite dönüşebilir ve bu nedenden delinme (perforasyon) oluşarak apandiks çevresinde karın içi apse ve peritonit denilen karın zarı iltihabı oluşabilir. Bu durum hayati tehlike içerir. Tüm bu tablolar acil ameliyat gerektirir.

Apendektomi Ameliyatı

Plastrone apandisitte ise karın içinde omentum adı verilen, iç organların üstünde bir örtü gibi uzanan, kalın yağlı bir zara benzeyen bu karın içi organı, apendiksi sarar ve iltihabın karın içine yayılmasını önler. Bu durumda hasta hastaneye yatırılır ve gözlem altına alınarak antibiyotik tedavisi uygulanır. Eğer klinik tablo düzelirse hasta taburcu edilir ve yaklaşık 1,5-2 ay kadar sonra tekrar kontrol edilir ve uygun görülürse planlı ameliyata alınır.”

Tedavi

Apandisitin kesin tedavisi ameliyattır.

İki tip ameliyat söz konusudur:

1- Açık (laparotomi ile) ameliyat

2- Kapalı (laparoskopi ile) ameliyat

Geç kalındığında hastanın hayatı tehlikeye girebileceğinden şüpheli durumlarda mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurarak uzman hekim kontrolünden geçilmesi gerekir.

Op. Dr. Türker ERTÜRK

Genel Cerrahi Uzmanı

No Comments

FITIK

FITIK

Tıbbi literatürde fıtık (Hernia); karın iç organlanın bir kısmının doğumsal veya sonradan oluşan karın duvarı veya kasık bölgesindeki bir zayıflıktan karın dışına çıkmaları diye tarif edilir. Erkeklerde kadınlara oranla çok daha sık görülen fıtıklar, zamanında tedavi edilmediğinde çok ciddi sorunlara zemin oluşturabilir.

Kasık bölgesi fıtıklarına inguinal herni denir. Kasık fıtıkları erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür.

Kadınlarda kasık bölgesinin hemen altında oluşan bir fıtık çeşidi erkeklere nazaran daha sık görülür. Bunlara uyluk fıtığı (Femoral Herni) adı verilir. Önemli bir riski belirtmemiz gerekir; “Fıtık boğulması” dediğimiz olay bu tip fıtıklarda daha sık görülür.

Doğuştan olan fıtıklar dışında, sonradan olan fıtıkların nedeni karın içi basıncı artıran olaylardır. Ikınmak, ağır yük kaldırmak, şişmanlık, gebelik, karın ameliyatı geçirmiş olmak, KOAH gibi kronik akciğer hastalıkları, prostat büyümesi gibi etkenler, fıtığa yol açabilir. Sigara içmenin de fıtık gelişimini kolaylaştırdığına yönelik çalışmalar mevcuttur.

Kasık Fıtıkları

Kasık Fıtıkları

Kasık Fıtığın Belirti ve Bulguları

“Fıtık olan bölgelerde deri altında veya erkeklerde skrotumda şişlik olur. Şişlik bazen ıkınma, idrar yapma, öksürme veya ağır bir yük kaldırma esnasında ortaya çıkabilir. Şişlik elle içeri itilebilir veya yatınca kaybolabilir. Bezen görünürde hiçbir bulgu olmadan da noktasal fıtık var olabilir. Ağrı veya yanma hissi oluşturubilir. Bazen yıllar boyu herhangi bir yakınmaya neden olmayabilir.”

“Kasık fıtığından şüphelenildiğinde kesin tanı için hekime başvurmak gerekir. Tanı için çoğu zaman muayene yeterlidir. Gereğinde ultrasonografik inceleme istenilebilir.”

Kasık Fıtığının Tedavisi

“Fıtığın ameliyat dışında bir tedavisi yoktur. Kasık bağı fıtık kesesinin dışarı çıkmasını engellese de kesin bir çözüm sağlamaz. Aksine, fıtık kesesinde yapışıklıklara neden olarak ameliyatı zorlaştırabilir.”

Fıtık Kesesinde Barsak Ansları

“Eğer fıtık ameliyatla tedavi edilmezse inkarserasyona (fıtığın geri karın içine atılamaması durumu) veya strangülasyona (fıtık kesesi içindeki karın içi organların dolaşımının bozulması, boğulması ve gangren olması) neden olabilir. Strangülasyon acil cerrahi tedavi gerektiren bir durumdur.”

Bazı durumlarda kasık fıtığı ameliyat edilmeyebilir ve hasta yakın gözlem altında tutulur. Ameliyat açısından çok yüksek riskli hastalar, özellikle ağır kalp-akciğer hastaları bu gruba girer. Ancak strangülasyon gibi durumlarda her türlü riske rağmen hastanın onayı alınarak ameliyat gerekli olabilir.

Ameliyat Çeşitleri

“Fıtık onarımında temel olarak iki farklı seçenek vardır” diye belirterek ameliyat seçeneklerini kısaca şöyle sıralayabiliriz;

1) Açık onarımlar:

Uzun yıllardan beri açık onarım kasık fıtıklarında altın standart olmuştur.

Kasık Fıtığı Onarımı

Birçok farklı klasik yöntem (Bassini, Halsted, Shouldice, Mc Vay ,v.b.) olsa da son yıllarda en etkili bulunan yöntemler gerginliksiz (Free Tension) onarımlar (Ağ Örme) ve gerginliksiz yamalı (Meshli) onarımlardır (Linchtenstein , Stoppa, Mesh Plug,v.b.)

Kasık Fıtıklarında Yama ile (Meshli) Onarım Tekniği

1

2

3

4

5

2) Videoskopik  (Endoskopik-Laparoskopik) Onarımlar:

Son yıllarda giderek yaygınlaşan bir ameliyat yöntemidir. Endoskopik fıtık ameliyatı karın duvarına açılan üç veya dört adet delikten karın zarı ile karın duvarı arasındaki aralığa girilerek özel bir kamera ile bu bölge izlenirken özel aletler yardımı ile yapılmaktadır. Bu ameliyatta fıtık kesesi ayrıldıktan sonra karın duvarındaki açıklık, karın zarı ile karın duvarı arasına yerleştirilen bir yama (Mesh) ile onarılmaktadır. Bu yama karın duvarına özel zımbalarla sabitlenmektedir. Hekimin tercihine göre bazen bu yöntemde yara yerine emici tipte dren konulabilir.

Ameliyat tekniğinin seçiminde; fıtığın yeri, derecesi, nüks olup olmadığı, hastanın uygulanacak tekniğe ve anesteziye uyumu ve uygulanacak teknikte cerrahın deneyimi göz önüne alınır.

Ameliyatın Riskleri

Anestezinin taşıdığı riskler diğer ameliyatlarla aynıdır. Buna ek olarak ameliyat sonrası kanama, enfeksiyon gibi komplikasyonlar nadiren görülebilir. Nüks etmek fıtıklarda en önemli komplikasyondur ve ameliyatın başarısını belirleyen en önemli etkendir. Günümüzde gerginliksiz fıtık onarımları ile bu olasılık % 2-3’lere kadar düşürülmüştür.

Yama Çeşitleri

Yama Çeşitleri

Meshli onarımlarda nüks daha az olmasına rağmen enfeksiyon riski, seroma (ameliyat yerinde reaksiyonel sıvı toplanması) riski ve hematom (ameliyat yerinde pıhtı toplanması) riski diğer yöntemlere kıyasla biraz daha fazladır.

Ameliyat Sonrası İyileşme Süreci

Hastalar ameliyat sonrası genelde ertesi gün taburcu edilebilir ve günlük yaşamlarına dönebilir. Yürüme veya merdiven çıkma konusunda herhangi bir kısıtlama yoktur. Karın içi basıncını artıran haraket ve davranışlardan (kabızlık, ağırlık kaldırma veya ağır spor aktiviteleri gibi) bir süre kaçınılmalıdır.

Hastaların cilt dikişleri eğer eriyebilen bir sütur materyeli kullanılmamışsa genellikle bir hafta kadar sonra alınır.

Karın Ön Duvarı Fıtıkları

Göbek Fıtığı

En sık görülen fıtık tiplerinden olan karın ön duvarı fıtıkları arasında göbek fıtıkları (Umblikal Herni) sık rastlanılan fıtık çeşididir. Konu hakkında şu bilgileri verebiliriz:

“Erişkinlerde, siroz hastaları, orta yaşlı, şişman ve çok doğum yapmış kadınlarda göbek fıtığı daha çok görülür. Göbek üstündeki lokalizasyonlardan kaynaklı fıtıklar ( Epigastrik Herni veya Ventral Herni) daha az sıklıkta rastlanılan fıtıklardır. Bu tür fıtıklarda da tedavi ameliyattır ve teknikler biraz daha farklılık gösterse de kasık fıtıklarının ameliyat prensiplerine benzerdir. Açık onarımlarda; direkt onarım (Primer, Mayo,v.b.) veya yamalı (Meshli) onarımlar kullanılır. Video-laparoskopik tekniklerde ise sadece mesh kullanılır.”

Ameliyat Sonrası Fıtıklar

Ameliyat Sonrası Fıtık

Kişinin geçirdiği ameliyatlar da fıtıklara zemin oluşturan önemli faktörler arasında yer alır. insizyonel herni veya postop herni olarak adlandırılan bu tür fıtıklar genellikle ameliyattan sonraki ilk yıl içinde ve nadiren 2-3 yıl sonra gelişebilir. İnsizyonel fıtık geliştikten sonra zamanla daha da büyüyebilir.

Bazen bu tür fıtıklarda; fıtığın büyüklüğü ve içeriği hakkında fikir edinmek veya ek bir patolojik durum olup olmadığını anlamak için ultrasonografi veya tomografi gibi ek inceleme yöntemlerine gereksinim olabilir.

Tomografide Fıtıklaşmış Barsaklar

“Bu tür fıtıkların oluşma nedenleri arasında; şişmanlık, karında ameliyatta yapılan kesinin şekli, kullanılan dikiş materyali ve geçirilmiş ameliyat sonrası oluşmuş olan yara yeri enfeksiyonu sayılabilir. Ayrıca hastanın yaşı, genel vücut zayıflığı, hastanın genel durumunun kötü olması da fıtık oluşumunda etkili rol oynayabilir.”

Fıtığın Yol Açtığı Sorunlar

Fıtık, kendisi bir sağlık sorunu olduğu gibi, tedavide gecikilmesi halinde farklı sağlık sorunlarının nedeni de olabilir. Eğer zamanında tedavi edilmezse barsak tıkanıklığı ya da fıtık boğulması gibi ciddi sorunlar gelişebilir.  Fıtığın neden olduğu sorunlarla ilgili şu bilgileri verebiliriz:

Boğulmuş Göbek Fıtığı (Strangüle Herni)

“Barsak tıkanıklığı; bağırsağın fıtık kesesinin içine girmesiyle oluşur. Hastada karın ağrısı, karın şişkinliği, kusma ve büyük tuvaletine çıkamama gibi şikayetler olabilir. Boğulmuş fıtıkda ise; fıtık kesesinin içine karın iç organları, özellikle barsak veya omentum denilen karın iç organlarını örten zar girebilir. Eğer fıtığın oluştuğu yırtık, fıtığın içine giren dokular için dar ise fıtık kesesi içine giren organ karın içine geri dönemez, zaman geçtikçe fıtık kesesinin içindeki organın kanlanması bozulur ve gangren gelişebilir. Bu safhaya gelinmiş hastalıkta acil olarak ameliyat yapılması ve fıtık içindeki organların incelenerek eğer gerekirse gangren olan organ bölümleri alınır. Bu, fıtık gibi tedavisi daha kolay bir ameliyatla mümkün olan bir hastalık için hiç istenmeyen bir durumdur. Maalesef bu durum bazen hastaların doktora erken zamanda başvurmamaları nedeniyle hiç de nadir rastlamadığımız bir tablo olarak karşımıza çıkmaktadır.”

Kendisinde fıtık olduğundan şüphe duyan kişilerin uzman hekim kontrolünden geçmeleri ve riskler hakkında bilgilenmeleri uygun olacaktır.

Op. Dr. Türker ERTÜRK

Genel Cerrahi Uzmanı

No Comments